
Feride ZAT info@asagidikmenkoyu.com
Ağlayarak başlıyoruz hayata. Aslında ağlayarak değil de gözyaşlarımızı kaybederek başlıyoruz yaşamaya… Ne tuhaf değil mi? Hayata gözlerimizi açarken bile bir şeyler kaybetmek. Evet dediğiniz duyar gibiyim. Haklısınız bence de çok tuhaf. Önce gözyaşlarımızı kaybettik, şimdi sıra masum bir o kadarda tatlı olan gülümsememizde. Önceleri o kadar çok ve içten gülümsüyoruz ki, hayat bunu kıskanıyor, sanki. Yavaş yavaş gülümsememizi istemezcesine bizi ağlatan, üzen sebepler doğuruyor. Zamanla gülümsememizde kaybediyoruz ve her şey sahteleşiyor. Daha az ve daha yapmacık gülümsüyoruz artık. Zamanla büyüyoruz ve artık okul başlıyor. Şimdi ise kaybettiğimiz şey oyun vaktimiz. Bizim için belki hayat memat meselesi olan oyuncakları oyun vaktimizi de elimizden alıyor hayat. Ne zor bizim için değil mi? Elimizden oyuncağımızın alınması. Korkuyoruz almasınlar diye ama ne fayda… Okullar açıldı ve bir sürü insanla tanıştık. Hepsi çok farklı, insanlar. İlk zamanlar tanımaya çalışıyoruz. Sonra sevdiğimiz oyunları birbirimize söylüyoruz. Oyunlar oynayarak, şarkılar söyleyerek arkadaş oluyoruz. Bazıları ise daha samimi olduklarımız, onlarla en iyi arkadaş oluyoruz. Zamanla o arkadaşlar ve en iyi arkadaşlarla sırlarımızı paylaşıyoruz. Günler geçiyor ve onlarla da anlaşmazlıklar yaşıyoruz veya bizi sattıklarını anlıyoruz. İlkokulun bittiği belli oluyor artık. Çünkü en iyi arkadaşlar da satıyor ortaokullu olunca. Artık ortaokullu olduk ve büyüdük biraz. Yavaş yavaş arkadaştan daha iyi bir sırdaş arıyoruz ve dost diyoruz bulduğumuz insana. Dost bizim için en samimi insan, sırdaş oluyor ve her şeyinle açılıyorsun ona. Onu koruyorsun oda seni, onu seviyorsun oda seni seviyor. Sonra liselere giriş sınavı çıkıyor ortaya. Dostumuz bundan sonra rakibimiz oluveriyor ve bir defa daha satılıyoruz... Hedefim olsun yeter diyoruz. Ben doktor olacağım, ben öğretmen olacağım, ben polis... diye binlerce hedef. Artık robot gibi ya da öğrenci deyimiyle inek gibi çalışıyoruz. Hiç aralıksız, molasız... Artık o hedeflerin aşkıyla yanıp tutuşarak giriyoruz sınava… Çok umutluyuz... Kesin kazandım diyoruz. Tabii ki sonuçlar belli olana dek. Artık hedeflerimizi de kaybediyoruz. Puanımızın yettiği bir liseye gidiyoruz. Artık hedefler 2. plana atılıyor. Liseli olduk bir sırdaş lazım bize değil mi? Ama arkadaştan ve dosttan daha kalıcı. Ona da yeni tarifle“kanka” diyoruz. Açılıyoruz artık ona, başlıyor sırlarla dolu sohbetler… Fakat bu da olmamış. Kankan sevgilisini senden kıskanmaya başlıyor ve bitti diyoruz. 2. plan devreye giriyor. Dersleri telafi, ben; “tm ( Türkçe-matematik ), fen ( sayısal), sosyal (sözel) dil ( yabancı dil)” istiyorum diye bölümler belirleyip çalışıyoruz. Karne zamanı geliyor anlıyoruz ki olmuyor, geç kalmışız… Bunu da kaybettik. Artık bizim için hayali hedefler, hayaller ve umutlar kalıyor geriye. Soruyorsunuz şimdi kendine güven nerede kaldı ?? O çoktan uçtu kaçtı bizden. Aslında ilk hedeflerimizle beraber kendimize olan güvenimizi de ta baştan kaybetmiyor muyuz? Ne dersiniz? Sonra ben (polis) olacağım umuduyla yaşamaya başlıyorsunuz. Herkese söylüyorsunuz. Onlarda size başaramayacaksın diye sebepler listeliyor kâğıtlara, ormanlarca ağacı tüketerek. Artık seni bugüne kadar hiç satmayan insana “kanks” diyerek birinizi teselli ediyorsunuz. Sonra raplar / rocklar bunlarda acını dindirmiyorsa “metallice” dinliyorsun. Umutsuzluk artıkça “emolar”la takılmaya onlar gibi yaşamaya başlıyorsun. Tamam buda mı olmadı rasgele kişinin herhangi bir şarkısı tesadüfen dinleyerek “17’dime geldim tek becerebildiğim kaybetmek” diyorsun... Baştan sonu belli bir finalse kaybetmek, o zaman bunca yorgunluk ve zaman kaybı niye? Evet, ona da umut, gelecek, hayat mücadelesi ve yıkılmadım, ayakta kalmalıyım cevabıyla karşılık veriyorsunuz… |