Mutlu BEZMEK
Uzun zamandır, kamuoyunu meşgul eden, gündemin tam ortasına damga vuran bir mesele takıldı kafama. Kimlik..! Siyasetten uzak kalıp, daha farklı yorumlamaya çalışarak paylaşmak istedim sizlerle bu meseleyi. Toplumsal yaşamda kadını erkekten, kızı kadından, zenciyi beyazdan, şişmanı zayıftan, özürlüyü sağlamdan, Hristiyanı, Aleviyi, Kürdü Türkten, İslamcıyı Laikten, hastayı sağlıklıdan ayrıştıran nedir? Hepimiz böyle bir soruyu düşünmemiş ya da açıklayamamışızdır. Çünkü ortak kuralları olan toplumda birey olarak yaşamaya çalışıyoruz. Olaylara karşı duygusal tepkilerimiz var ve yaşadığımız zaman diliminde insanlar arasında farklılıkları göz önüne alıp ayırım yaparak birini diğeriyle karşılaştırıyoruz. Üstünlük duygusu, bencillik kaplıyor içimizi, bu seçimleri yaparken. Anlaşılıyor ki kimlik birini diğerine tercihle başlıyor, tanımlanmaya. “Kimlik”; insanın doğumundan yaşamı noktaladığı ana kadar süren, ilkönce aileden ve yaşadığı çevreden beslenen, sonra eğitim ve yaşam deneyimleriyle oluşan kişilik yapısı mıdır? Yoksa, “kimlik” denilince aklımıza, cüzdanımızda ya da çantamızın bir kenarında taşınan, pembe ise kadını, mavi ise erkeği simgeleyen bir kağıt parçası mı gelir? Çünkü kavramları fazla düşünmeden, anlamlarını tanımlamadan yaşıyoruz bu dünyada. Tanımlamadan, sorgulamadan yaşarken de elimizde bir kâğıt parçası kimliğimizi bulmaya çalışıyor, sırası gelince de çekip gidiyoruz bu misafirlik âleminden. Kâğıt üzerindeki “kimlik” bir yana, şu günler de tartışılan; Gürcü, Alevi, Kürt, Ermeni, gibi “ast kimlik”, Türk olmak, TC vatandaşı olabilmek gibi “üst kimlik” kavramları da gündemde. Ayrıca, kişilerin kendi kendilerine yarattıkları bir de “kimlik bunalımı” var. Yani kimliğinizi bulamamışsanız; “yandı gülüm, keten helva.” Toplumun gözünde üçüncü sınıf muamele gören “psikopat” mı, halk arasındaki tabiriyle “deli” mi olunur, bilinmez. Bu sahte kimliklerle cinnet geçirip, karısını ve çocuklarını öldüren adamları mı ararsınız, annesini kesen evlatları mı, dağa çıkıp terörist olanları mı? İnsanlıktan yoksun, tanımlanamayan çeşidi belirsiz vahşetleri mi? Aslına bakarsanız kimsenin “kimlik” aradığı da söylenemez. Bir yaşam bütünü içinde, doğar, büyür, yer, içer, koşar, oynar, meslek sahibi olur, sonra da ölürüz. Bunların hepsi sırası geldiğinde doğal olarak yaşanacak olanlar. Genetik yapımız ve içinde doğduğumuz aile yapımız belirler yaşam tarzımızı. Tabiî ki buna yaşadığımız toplumsal kurallar da eşlik eder. Yaptığımız her hareket, söylediğimiz her söz, mesleğimiz ve paramız maalesef bizleri toplumda belli bir yere oturtur. Birde bakarız ki; anneyiz, babayız, ablayız, Galatasaraylı, Beşiktaşlıyız… Milliyetçiyiz, muhafazakârız… Belli kalıplara girerek kişiliğimizle bütünleştirmiş, belli bir kimliğe bürünmüşüzdür, artık. Oysa kimlik, insanın sadece bir yönünü gösteren özelliği değil midir? Ya diğer yönleri ne olacak? Sadece elinde var olan bir tek değere tutunarak ona sarılan ve topluma kendisini o etiketiyle lanse ederek statü edinen insan, sadece sunduğu o şey olabilir. İnsanın böyle birçok özelliği olduğuna göre; birçok kimliği de olabilir. Bir tek kimlik, kişiyi sadece o kimliğin sahibi yaparken, çok kimlikli olmakta çok özellikli yapar. İşte şahsiyet denilen kişilik özelliği, bütün bu kimliklerin toplamından oluşur. O zaman bir karar vermek lazım, tek bir kimlik sahibi olmakla yetinelim mi, yoksa şahsiyet sahibi olmayı mı yeğleyelim? Ne dersiniz… Evet, kimliğimiz bellidir artık. Birde kimliğin dış etkenlere karşı beslenmesi, varolmasının sağlanması gereklidir. Bunu da kültürel kimlikle; yani yaşam biçimi, hayat tarzı, maddi ve manevi unsurlarla destekleyerek ya da, dinsel kimlikle inanarak yapmak gerekli. Yani, kişisel davranışları bu kimliklere uyarlayarak dünyevi yaşamı ahirete taşımak, öldükten sonra ruhun bedenden çıkmasıyla ebedi hayatta sonsuza dek ruh kimliğiyle yaşamak, gibi. “Kimlik” genel insan özelliklerini taşımak değildir, sadece. İnsan olabilmenin yanı sıra hayat deneyimleriyle bütünleşmektir. Kısacası, yaşantı biçimimizden tutun da, eti- kemiğiyle bedenimizle, ruhumuzla ve tüm benliğimizle varoluş hikâyemizdir, kimliğimiz. Kimlik arama sürecinde insanlar rüzgârın kollarına bırakmışlardır, kendilerini. Bazen estiği yöne savrulmuş, bazen de fırtınayla boğuşarak yol almışlardır, hayatta. Hissettirmeden yavaş yavaş olsa da değişmiş, gelişen teknolojiyle birlikte; yaşam biçimlerimiz de farklılaşmıştır. Zevkler, eşyalar, giysiler, çalışma koşullar vb. alışkanlıklar da, insan ilişkileri de... Yani öyle kolay olmamıştır kimliğimizi bulmamız. Tarihimiz de, bildiğimiz geçmişimiz de bunun birer kanıtıdır. Çok sıkıntılar yaşanmış, zorlu bir mücadele sonucu sayısız canlar verilerek bu günlere dek gelinebilmiştir, hayat yolunda. Bu nedenle yaşam biçimimiz, düşüncelerimiz, inancımız, etnik kökenimiz, ne olursa olsun, sağlam bir kişilik yapısı oluşturarak kendi öz kimliğimizi bulmalı ve hayatın tüm zorluklarına karşı gerek fert olarak gerekse milletçe dimdik ayakta durabilmeliyiz. Zaten, kimlik ve kişilik sahibi olmak ve bunları korumak da ancak bu şekilde mümkün olmuyor mu? |