Mutlu BEZMEK info@asagidikmenkoyu.com
İnsan tek başına kaldığında insanlıktan en uzak canlı belki de. Hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şey hissetmeden sadece o anı yaşamak. Hafta sonu kendime bir iyilik yaptım, kendimle baş başa kalma fırsatı yarattım ve sadece yazmak istedim. Düşünülenler, kağıda dökülenler… hepsi farklı farklı… maharet istiyor insanın düşündüklerini, yazdıklarının yansıtabilmesi. Korkmadan, hesaplamadan düşüncelerin, hissedişlerin tam olarak ifadesinin yazıda görülebilmesi, yazıya yansıtılabilmesi gerekir, yazarken. Yazı yazabilmenin hayatla yüzleşmek, kendimizle hesaplaşmak olduğundan bahisle “Yazmaktan Korkmak”tan bahsetmişti, sitemizdeki bir yazısında Vacit Ertan Yılmaz hocamız da. Bakalım düşüncelerim beni nereye götürecek, hangi anılarımı tazeleyecek, hangi diyarlara sürükleyecek. Balkonda otururken; yüzüme çarpan hafif rüzgar, dalların kıpır kıpır salınışı arasında hafiften kuş ve çocuk sesleri çalınıyor kulağıma. Bir fincan nescafe, bir keyif sigarası ve sessizlik. Koşuşturma, patırtı içinde hayatı alıp sürüklerken insan, huzur buluyor bu kadarcık şeyle. Kendime ayıracak zamanım yok derken anlıyorum ki, başkalarının hayatları için yaşıyoruz. Anne ya da babayız çocuklarımız için, karı kocayız eşlerimiz için, çocuğuz ailemiz için, bireyiz toplum için, çalışanız devlet için… Kendi hayatımız nerede? Dünya üzerinde kimimiz ahiret için, kimimiz dünya için çalışıyoruz. Kimimiz hazza, kimi aşka, kimi başarıya… kapılıyoruz. Peki ya ölüm! Ölüm, deyip geçmeyelim. Sadece ölen kişinin hayatı değil, geride kalanların hayatları da değişiyor. Dün çocukları alıp da dedelerinin ziyaretine mezarlığa gittiğimde daha da iyi anladım bunu. Babamın hayatta olması durumunda; hayatımızın ne kadar farklı olabileceği düşüncesi, yıllardır bırakmadığı gibi yine sarmaladı beni. Kabristandaki sessizliğin verdiği huzuru, okunan ve insanın yüreğinin derinliklerine işleyen Kuran Kerim ve Türkçe meali tamamlıyordu. “İnsanlığın sonu ya da ebediyete açılan kapı.” dedim kendi kendime. Tüm yaşamım gözlerimin önünden akıp geçti, oracıkta. Dünya için yolun sonu, ahiret için ise yolun başlangıcı, aradaki köprü. Gerçi dünya ahiret hepsi yaşadığın şu an içinde saklı. Ne istiyoruz hayattan, neyin telaşı koşuşturması… Gerçek olan ölümün varoluşu. Er yada geç her canlı mutlaka ölümü tatmayacak mı? Çocuk, ev, para, makam… hepsi boş! Seninle giden iyilik, güzellik, iyi ahlak, iyi insan olabilmek… geride ise hayırlı evlat–hayır işleri bırakabilmek. Bu nedenle ölümün mutlaklığını anlayan insan için tekin bir yer olamaz artık dünya. Kader inancımız hafifletiyor, gaflet unutturuyor bu gerçeği. Sürekli ölümü düşünürsek yaşanır mı bu dünyada başka türlü? Yaşadığımız hayat süresi kriter değil ölümün yaptığı kişi seçimlerinde. Genç yaşlı sınıflandırması bile belirlemiyor ölümün kime geleceğini. Sadece, yaşlı birisini görünce kendimizi daha şanslı görüyoruz ölüm karşısında, içimize bir ferahlık düşüyor; ben gencim diyor, önümüzde daha uzun yılların olduğunu düşünüyoruz. Hemen uzaklaştırıveriyoruz kafamızdan ölüm düşüncesini. Geriye ise kaygı kalıyor, kafamızda. Atalarımızın söylediği gibi “İnsan; bir damla kan ve binlerce kaygı.” Zihnimizde ki binlerce kaygının altında nefes almamız, eğlenmemiz, gülmemiz, sıkıntılar karşısında çözüm yolları bulmamız kolay değil. Ancak, yaratılışımız, beynimiz bu konuda yeterince donanımlı. Birde baktım ki; nerelere gelmişim, neler düşünüyorum. Tam olarak düşündüklerimi kağıda dökmeye çalıştığımda ise bu satırlar ortaya çıktı. Kısacası, gönlümüz bir okyanusa benzer. Bazen anlaşılmaz dalgalanmalar meydana gelir, çünkü derinlerde depremler meydana gelmiştir. Derinlere dalıp ne olup bittiğini görmek gerekir. Kendimizi tanımak, kendimize zaman ayırmak, yaratılış gayesini düşünerek yaşamak ve artçı sarsıntılara karşı ölümü de unutmadan hayatın zorluklarına karşı yaşamımızın bir armağan olduğunu düşünerek kendimizi değerli hissetmeliyiz. Sonuç olarak; "ben varım ve bu hayatın içinde tüm zorluklarına rağmen ayakta kalabiliyorum" diyebilmek değil mi esas olan... |