
Mutlu BEZMEK info@asagidikmenkoyu.com
Güneşli bir öğleden sonra Cumartesi mesaisinden çıktım. Haftanın verdiği yorgunluk bedenimden çıkmak istercesine beni hemen işyerimin yakınındaki parka doğru yönlendirdi. Hızlı adımlarla sanki bir dansın ritmi ile önüm sıra yürüyen insanların peşine takılarak, elimde Çıtır Simit’ten alınmış sıcacık bir simitle soluğu bir bankta aldım ve keyifle gelen geçenleri izlemeye başladım. Küçüğü, büyüğü, yaşlısı, çocuğu, hep bir telaş, hep bir koşuşturma içindeydi, “Ne yapıyoruz biz? Bu hayat yolunda nereye koşuyoruz? Neyin mücadelesini veriyoruz?” sorularına ait aradığım cevaplar ve düşünceler arasında buldum kendimi… Bu koşuşturmada yer aldığım için ben de anlamlı bakamamışım, hayata diye düşündüm. Kendimi sorguladım ve herkes gibi rutinin bir parçası haline geldiğimin farkında olarak silkindim. Öyle ya uzun zaman olmuştu hiç banka oturup da, insanları anlamlı izlemeyeli. Çok farklı geldi ve tüm yorgunluğum buharlaştı, sanki. Tabii ki insan selini izlerken kendime çıkarımlar yapmayı da ihmal etmedim. Bekli de bu özeleştiriydi beni daha çok etkileyen. Evet, çok kalabalık bir insan yığını; kimi gülüyor, kimi koşuyor, kimi üzgün. Kaçış var, çarpışma, itilip kakılma, kucaklaşma var, hasret var, uzaklaşma var. Hazır önlerine çıkan ve kuralları belli olan hayatın izleri var üzerlerinde. Hayat pahalı tabi, geçim sıkıntısı var kederli düşüncelerinde. Kıbrıslı bir arkadaşım söylemişti; “Akdeniz insanı daha mutlu gözüküyor, yüzleri gülüyor, çevresel faktörlerinde mutluluk üzerinde rolü var. Ankara’da genelde asık suratlı insanlar görüyorum, geçim sıkıntısı yüzlerine vuruyor adeta.” demişti. İnsanların mutlu olmasında paranın da önemi var tabi ki… Ne kadar huzur, o kadar mutluluk..! Kiminin bekleyeni var evde, ona koşuyor. Kimi ders’e, kimisi aşka... Tam karşımda duran şu iki gençte sarmaş dolaş, umurlarında mı dünya? Etrafına bak, bırak düşünceleri... Ağaçların yaprakları sararmış, hazan mevsimi yaşanıyor artık, ancak insanın içini ısıtan güneş pırıl pırıl. Boşuna hazan mevsimi denilmemiş sonbahara, güzelliği kadar hüznü de var. Yağmurlar, sararan yapraklar, doğanın canlılığını kaybetmesi… bir matem havası yaratır, yüreğimizde. İnsanın elinde değildir bu hüzünden etkilenmemesi. Gidişler, vedalar mevsimi yani. Düşen bir yaprak hayatımızdan, elimizden kaçıp gidenleri simgeler adeta, tıpkı takvimlerden birer birer kopan yapraklar gibi… yani ömrümüzden giden zaman gibi… Ama yine gidiyor kafa… Hayatta kısa sürede uzun yollar alıp, dar zamanlara ise boş yaşanmışlıklar sıkıştırıp çok şeylere tanık oluyoruz, bilmeden, önemsemeden, farkında olmadan. Çoğumuz oturup TV’nin başına, alıyoruz kumandayı elimize ve kanal değiştirdikçe insan manzaraları çıkıyor karşımıza; başka şehirlerdeki, başka ülkelerdeki, başka diyarlardaki… TV izlemeye korkar oluyoruz. İşsizlik, enflasyon, vahşetler, cinayetler, sel felaketleri, aç kalan ülkemiz insanları… Olanları görünce; gerçekten bunları biz mi yapıyoruz diyorum kendi kendime, büyük şaşkınlık içinde. Sonra da nasıl da alıştığımıza, ölümlerin, şehit haberlerinin doğal bir olaymış gibi izleyişimize bir kez daha şaşırıyorum. Umursamaz ve kayıtsızlık içinde acizliğimize bile üzülmeden unutup gidiyoruz başkalaştırdığımız hayatları. Sıranın bir gün bize gelebileceği ihtimali göz ardı ederek... Sanki onlar bu toplumun bir parçası değilmişçesine… Belki o an tiksinti duyuyor olsak da bu manzaralardan sonradan sıradan haberler halini alıyor gibi olması, umutlarımı kırmıyor değil..! Bireysel olarak ne yapabiliriz diye soruyorum kendime. Bakıyorum ki ateş düştüğü yeri yakıyor yinede. Gemisini kurtaran kaptan olmuş. Sıradanlaşan hayatın akışına bırakır olmuşuz kendimizi. Başkasının, ötekisinin, diğerlerinin bizi yani tam kendimizi inşaa etmesine yarayan referansların kaderinde, bizi gizliden gizliye mutlu eden taraf olduğunu istemeden düşünüyoruz. Çünkü o kedere sahip olan biz değiliz. İnsan olduğumuz için kederin nasıl bir şey olduğunu az çok tahmin ediyoruz. Sakat birisini ya da gözleri görmeyen birisini görünce; şükür edip bir an ayrıcalıklı olduğumuzu düşünüyoruz. Ancak sadece yine düşünce olarak aklımızdan gelip geçiyor bütün bunlar. Bir hayalcik zaman dilimi kadar iz bırakıyoruz hafızamızda. Kapladığı alan ve zaman bir anlık denecek kadar az oluyor. Evet, biraz da bu akış karşısında bir şey yapamamanın hüznü ile çocuklarımı düşünüp, metroya doğru koşuyorum. Tekrar rutinleşmiş hayata yani. İnsan selinin arasına karışarak hayatın yoğunluğuna bir kez daha gark oluyorum… Hayat bizi yutmadan lütfen koşuşturmacalarımıza bir anlık olsun ara verelim. Kendimiz için bir şeyler yapabilelim ve rutinin parçası olmayarak farkımızı belli edebilelim… |