İçimdekiler kadar karanlık olan sokakta göz göze gelme cesareti gösterebildiğim kimliksiz insanlar usulca gitmem gerektiğini fısıldadılar kulağıma… Derinliğinde kaybolmaya yüz tuttuğum,yavuz hırsızlar tarafından değerleri talan edilen hayatta uzatılan bu dalı geri çevirmek yakışmazdı benim gibi bir tutunamayana… Tavsiyeye kulak verip, yüzlerindeki masumiyeti yitirmemiş olan çocukların uykularının ağırlığına geçiş yaptığı bir vakitte şehrin karla kaplanmış izbe sokaklarına bıraktım kendimi… Yol boyunca millenium hastalığına yakalanmış olan global köy vatandaşlarının umudunu yitirmiş bakışlarını çıkınımın bir yerlerine tepiştirdim… Üzerimdeki bu ağırlık omuzlarda taşınamaz hale geldiğinde, beyaz sütunları ile ana vatanı belirsiz bir taş bina dikiliverdi karşıma “Dur yabancı” dercesine…. Birbirimizin yüzüne tokat gibi attığımız sert bakışlarımız arasında,başına geçirmiş olduğu dört harfli bir taç ilişiverdi gözüme… Bu sırrı ben çözebilirdim çünkü bağışıklık kazanmıştım bunun gibilere…Ve öyle de oldu… Bana kapıları açacak olan kelimeleri tek tek sıralayarak belki de dönüşü olmayacak bir mücadeleye oldukça kararlı bir adım atabilme cesaretini gösterdim….Fakat bu şehirde hala görmem gerekenler varmış…Ki…Akıl tarlama ekilmiş olan bekleme isteği ,yüzlerindeki varoş izlerini silmeyi beceremeyen,hayatı hep kale arkasından takip eden bu adamları görünce yeniden filizlendi… Adını dahi bilmediğim bir teyzeye emanet edilmiş bir çocuk gibi köşemde sessizce otururken… Gelenler vardı… Ellerindeki valizler ve yüzlerindeki anlamanı kestiremediğim gülüşleri ile yatıya gelen yabancılar olmalıydılar… Onlara baktıkça camın ardındaki mermerle kaplı yoldan beraberinde getirdikleri ordunun resmi geçit törenine hazırlandığını düşünerek kendimi bir an önce ağların demir örümceğine atmayı başardım…Bu arada…Ardımda kalan,sahiplerinden aldıkları isimle kendilerine aydın diyen yazamayanlar yüzeysel konuşmalarına devam ediyorlar mıdır?Diye düşünmeden de edemedim…. Önemsizlerin zihnimde fazla yer parsellemesine müsaade etmemeliydim…Bu yüzden acilen toplanan mahkemeden onlara sürgün kararı çıkartarak uzaklaştırmayı seçtim… Ardından tabelasını dahi görmediğim şehrin içinden güneşin muştucusu fecir vaktinde geçerken zahiri kabirlerini terk edip kutlu amaç uğruna selamlaşarak yola düşen ihtiyar delikanlıları görmek hala umut olduğunu hatırlattı bana… Son olarak bilge kralın görevlerime uygun kitabını bir kez daha gözden geçirip,göğsümün tam ortasına bir orkestra yerleştirerek indim arzın merkezi sandığım bu topraklara… Şimdi burada doğunun yedinci oğlunun ile aynı duyguları paylaşırken,onun gibi gömülmek yerine ,yalancı Prometheus tarafından çalınan ateşimi alıp gitmek istiyorum kendi öz diyarıma… Mustafa ALBAYRAK |