Gülseren BAĞLAR
Sabah bir telaş var evde, herkes koşuşturuyor. Eee, kolay değil, dört çocuk okula gidecek, hepsi de sabahçı... Nisan ayı olmasına rağmen hala soğuk havalar. Babam, çocukları sıcak yataklarından kalktığında üşümesin diye, kuzine sobayı çoktan yakmış. Oysa ki bizim evde soba yanmasa da üşünmezdi. Annemle babamın bize verdiği sıcaklık, sobadan daha fazla ısıtıyordu içimizi. Annem; civil peynir, zeytin, bal ve tereyağından oluşan kahvaltımızı hazırlarken, babam; fırından sıcacık ekmekleri getirmiş ve yer sofrasındaki kahvaltımıza kurulmuş oluyorduk. Babam, hepimizle ayrı ayrı öylesine ilgileniyordu ki; belki de karnımızı bu doyuruyordu. Hele iştahsızlıktan zafiyet geçiren bana bir şeyler yedirebilmek için çok uğraşırdı : "-Kızım bal sürdüm bak ekmeğine, tereyağla birlikte ye ki; sınıfın en çalışkanı, en güzeli sen olasın" diye diye.. Yememek için binbir naz eden beni yedirir, sonra da "Ohhh ! Kızım yedi ben doydum sanki !" diyerek sevinirdi. Öyleydi… Düşkündü çocuklarına... Daha ablalarım ile benim saçımız örülecek, erkek kardeşim giydirilecek, diğer iki çocuk uykularına devam ederken bizler okulun, babam ise işinin yolunu tutacaktı. Hepimiz hazırdık işte... Babam, ablalarım, erkek kardeşim ve ben; sabah kahvaltı ve sevgiyle doyduktan sonra annemin hayır dualarıyla evden çıkardık.Toprak ananın uyandığı, mevsimin de takvimlere göre ilkbahar olmasına rağmen soğuk olan doğduğum şehirde (ki hiç ısınmazdı) koskoca bir kışın ardından gördüğümüz azıcık bir sıcakla bile içimiz kaynardı. Hiç gelmeyeceğini sandığımız yazın habercisi baharı çok sevmemizden, az da olsa sokağa çıkıp oynamaya izin koparacağımızı bilmekten… Çocuğuz, kıpır kıpırız ya; okulda dersler geçmek bilmezdi. Aklımız, fikrimiz oyunda… Son ders zilinin çalmasıyla bir an önce okulun bahçesine çıkmak için yarışırdık; içimizi ısıtan soğuk bahar günlerinde. Yıl 1973, nisan ayı, ilkokul 3'teyim. Baharlı-okullu günlerin birinde paydos zilinin çalmasıyla kendimi dışarı zor attım. Isınan havalarla birlikte okulumuzun önünde seyyar satıcı tezgahları çoğalır, okulun önü panayıra dönerdi. Kışın ise simitçiden başkası olmazdı… Simitler kışın o dondurucu soğuğundan nasibini alır, taş gibi olurlardı. Haftada bir kez alabildiğim yarım simidi, suyla ıslatarak yiyebilirdim ancak. Panayır vakti ise birşey alamasam bile satıcıların tezgahına bakmadan geçemezdim. Bugün geç kalmıştım galiba ! Okulun önündeki satıcının etrafına çoktan toplanmıştı çocuklar. Farklı birşey satılıyordu belli ki. Merak bu ya kardeşlerimi beklemeden hemen oraya doğru gittim. Pembeli-beyazlı pamuk şekerleri satan satıcının etrafındaki çocukları izliyorum durduğum yerden. Param yok… Yiyenlere sadece bakıyorum. Karnım da aç üstelik ! Pamuk şekerleri; şeker şeker, pamuk pamuk ne sevimli… Çocuk yüreğim işte...! Seyre dalalı ne kadar olmuş hatırlamıyorum ki. Beni aramadıkları yer kalmıyor. Yokum... Oysa kaybolan ben, pembe-beyaz pamuk bulutların üstünde, düş gezginiydim. İki yıl sonra izlediğim harikalar diyarındaki Alice gibi ben de dünyadan bihaber kendi filmimin başrolündeydim. Canım annem (nur içine yatsın) aklına gelen binbir şeyle, bir kaç saatliğine kaybolan kızını düşünerek krizler geçirmiş. Kolay mı ..? Evlat…! Meğerse yaklaşık 3 saat geçmiş farkında olmadan. Ablamın, beni bulduğunda enseme attığı tokat olmasaydı daha da kalabilirdim çocuk hayallerimle …
Anasının kolayca doğurduğu, kolay kızının onu zorda bıraktığı ilk ve son gündü o gün. O kız sonra ne zorları gördü, ne zorlara dayandı…
Ama o pamuk şekeri …? |