
Meral POLAT info@asagidikmenkoyu.com
Gençlik yıllarımızda paramız olmaz, sevgilimiz olur. Hayatın farkında değilizdir. Günlük yaşıyor gibi lay lay lom geçer günlerimiz. Hayatı bir an önce keşfetmeye çalışarak çabucak büyümek isteriz... O yaşlarda hedeflerimiz büyüktür. Kendimizi öyle her işe yakıştırmayız. Ebeveynlerin sözüne pek aldırış etmeyiz. Halbuki onlar bizim en iyi hayatı yaşayabilmemiz için ellerinden geleni yaparlar. Hayatımıza karışmasınlar isteriz. Onların yaşadığı veya edindiği deneyimleri, kuralları ve etik açıdan olması gerekenlere de pek önem vermez çoğu zaman da aldırış etmeyiz. Taaki orta yaşlarımıza gelinceye kadar… Bu sefer de işten güçten başımızı kaldıramaz, kendi hayatımıza–hayatımızı en güzel dönemlerine- “zaman” ayıramayız. Sürekli akıp giden hayatın içine kaptırırız kendimizi. Kendimizi ararız çoğu zaman bu hayatın içinde… Kişinin, tam anlamıyla ruhsal anlamda kendini tanıma ve kişiliğini bulma yaşı 25’ten sonradır. Yavaş yavaş oturur yerine. Yüzümüz bile çoğunlukla 30 yaşından sonra güzelleşir ve hatlarımız yerine oturur ve olgunlaşır. Yüzümüzde beliren en ufak çizgi bile yaşanmışlığın ya da edinilmiş tecrübelerin aynasıdır. İşte tam bu zamanlarda da “farkındalığımız” artar. Artık yavaş yavaş hayatı deneyimlemişiz, az da olsa belirli bir kazanç ya da kayıplar yaşamışızdır. Aldığımız kararlar, yaşadığımız olaylar ve çevresel faktörler… hepsi beynimize birer oya gibi işlenmiştir… Hani yaş 35, yolun yarısı misali duruma bakacak olursak zamanımız da çok kalmamıştır. Bunun farkına vardığımız vakit, daha iyi, daha erdemli, daha dürüst, daha vicdanlı ve daha dahalarımız başlar. Dostlarımızın önemini anlarız. İyi olma yönünde gayret gösteririz. Gençlik yıllarımızda olan bencilliğimiz ve vurdumduymazlığımız ve risk alma cesaretimiz bu noktada kalmamıştır. Gençlik yıllarımızda çoğu zaman dinlemediğimiz ebeveynlerimizi bu yaşlarda daha çok dinlemeye, onları kırmamaya, gönüllerini almaya çalışırız. Bir taraftan da onların geçmişini sorgulamaya, olaylar karşısında nasıl davrandıklarını sorarız, irdeleriz. Yaşlandığımızda ise, çoğunlukla paramız ve zamanımız yeteri kadar vardır. Ama yanımızda sevgilimiz yoktur… -Ya da vardı, şimdilerde göçüp gitmiştir.- Çünkü artık yolun yarısı çoktan geçilmiştir. Ne düşündürücü değil mi? Bunca didinme, gayret, çaba bu yalnızlık için midir? Tam ruhun dinginliğe, huzura ve karşılıksız paylaşmaya ihtiyacı olduğu anda içsel düşünceler ve geçmişle olan hesaplaşmalar ağır basar. Hayatın verdiği kasvetli yorgunlukla birlikte, bir de üstüne hayallerimizi de gerçekleştiremediysek! ya da olmak istediğimiz yerde değilsek, bir kırgınlık ve bir küskünlük vardır içimizde... Durup durup “hayatı geriye sarabilseydim” ya da “şimdiki aklım olsaydı” diye düşünülmeye başlanılır… Hayat o kadar çabuk akıp gidiyor ki… Her gün geriye baktığımızda arkamızda bıraktığımız izler birer birer çoğalıyor. Hayatı geriye sarma gibi bir şanşımız olmadığından, HADİ HEP BERABER HAYALLERİMİZİN VE UMUTLARIMIZIN OLDUĞU YERE GİTMEK ÜZERE BİR ADIM ATALIM. Hayatımızı ertelemeyelim. Bu dünyaya bir kez geliyoruz. Kendimiz için, geç kalmadan bir şeyler yapalım. Her neyse yapmak istediğimiz şey, yeter ki onu canı gönülden isteyelim ve kararlı olalım. İnancımızı kaybetmeden, içimizdeki çocuğu öldürmeden! Ben yaptım, Umudum'un olduğu yere gittim ve hayalimi gerçekleştirdim. Şimdi her şey öyle güzel ki… Çünkü her şey zamanında… |