İman, sözlük anlamı bakımından, bir şeye inanmak ve bir şeyi doğrulamak demektir. Bir konu hakkında hüküm vermektir. İman; Yüce Allah'ın dinini kalp ile kabul edip, Resulullah'ın (SAV) bildirdiği hükümleri kesin olarak doğrulamaktır. İslâm büyükleri îmanı, "Cenâb-ı Hakk'ın, istediği kulunun kalbine, kulun irade ve isteğini sarf etmesinden sonra koymuş olduğu bir nurdur" diye tarif etmişlerdir. İman, insanın kalbî ve iç âlemi olan vicdani yönünü ilgilendiren bir haldir. İman esaslarına kalpten inanıp bağlanan bir kimse, imanlı sayılır. İmanda asıl olan, kalbin tasdik etmesidir. İnancın dil ile ikrar edilmesi ise imanın açıklanmasıdır. İmân, mâhiyet itibariyle, Allah'ın insanlara en büyük lütuf ve ihsanıdır. Çünkü, Allah imanlı olmayı sadece dilediği kullarına nasip eder. Bu nasiplenmede, insan önce kendi tercih ve iradesini kullanarak, îman ve hidâyete istekli olmalıdır. Bu niyet ve istek üzerine Cenâb-ı Hak da ona îman ve hidâyet nasip etmektedir. Şayet böyle olmasaydı inançsızlar, -Allah bana imanı nasip etmedi ki ben iman etsem- gibi bir savunmanın arkasına sığınırlardı. Bu yaklaşım doğru kabul edilemez. Çünkü, iman noktasında insana düşen mükellefiyetlerden kaçmamız mümkün değildir. Nitekim Allah (c.c) ayeti kerimede ; “Rablerinin âyetlerine inananlar; Rablerine ortak tanımayanlar; Ve Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar..” (1) şeklinde bahsetmekte ve bize nasıl iman etmemiz gerektiği hususunda yol göstermektedir. Her insan yaratılışı gereği bir inanç sistemine tabi olmaya muhtaçtır. Bunu bir ihtiyaç olarak içinde duyar ve inanma gereksinimini karşılamak üzere gider bir şeylere inanır. İnandığına da kalben teslim olur. İnsanoğlu kendinden büyük bir varlığa inanmamak açlığına engel olamaz. Çünkü kişinin yaratılışı dediğimiz fıtrat, bunun aksine müsaade etmez. Aslında ateist diye nitelendirilen insanlar bile tarif ettikleri o şeye inanmaktadırlar. Bu insanın yaratılışındandır. Mümin olmanın yolu, Allah (c.c) istediği şekilde inanmak ve tasdik etmekten geçer. Kur’an da Allah (c.c); “İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte öyleleri de cennet ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar” (2) buyurmaktadır.İmanın geçerli olabilmesi için inanılması gerekli olan amentü esaslarına iman etmek şarttır. Allah'ın varlığına ve bir olduğuna, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kadere iman etmek gerekir. Bunları bilip kabullenmek imanın temel şartıdır. Onun için imanın şartları altıdır, denilir. Bunlara inanmak mecburiyeti vardır. Amentü esasları ve içeriği doğrulanmadıkça iman gerçekleşmez. İman, İcmalî ve Tafsilî olmak üzere iki kısma ayrılır. İcmalî İman; Peygamberimizin Allah'tan alıp haber verdiği şeylerin hepsine birden topluca inanmak demektir. Tafsilî İman ise Peygamberimiz (s.a.v)’in Allah'tan haber verdiği şeylerin her birini delilleriyle bilip inanmaktır. Yani; dini açıdan zaruri olan bütün hükümleri teferruâtıyla öğrenip tasdik etmek demektir. Âmentü'de yer alan altı îman esasının yanında, dînin; namaz, oruç, hac, zekât gibi farz kıldığı ibâdet ve emirlerine de inanıp kabul etmek gereklidir. Ayrıca adam öldürmek, içki içmek ve zinâ yapmak gibi haram sayılarak men edilen fiillerden de uzak durmaya iman etmek, inanç noktasında kulun mükellefiyetleri arasındadır. Bunları, her Müslüman’ın teferruâtı ile bilmesi, inanması ve uygulaması “farz-ı ayn” hükmündedir. Tasdik ve inkâr bakımından insanlar; Mü'min, Kâfir ve Münâfık olmak üzere üç kısma ayrılır. Mümin; İslâm dîninin inanılması farz olan temel hükümlerine tereddütsüz inanıp tasdik eden kimseye denir. Kafir; Âmentü'de yer alan îmani esaslardan veya Allah'ın uyulmasını farz kıldığı emir ve yasaklarından herhangi birine inanmayan kimseye de kâfir denilir. Münafık ise dışa karşı inanmış görünüp de kalbinden inkâr eden kimseye verilen isimdir. Allah (cc.) bizlere istediği gibi, nasıl iman edilmesi gerekiyorsa toptan iman etmeyi nasip etsin. İmanımızı geçerli kılsın ve son nefeste bu iman ve ikrar ile kendi huzuruna varmayı nasip etsin. |